Bugün Reyhanlı’nın Perşembe Pazarı’na gittik.
Pazar yerleri bana hep hayatın küçük bir özeti gibi gelir.
Orada toplumun her kesiminden insanı görürsünüz.
Kimisi elindeki üç kuruşun hesabını yapar, kimisi filesini doldurur.
Kimi acele eder, kimi tezgâhların arasında ağır ağır dolaşır.
Tonlarca sebze, meyve ve türlü malzeme sabahtan akşama kadar el değiştirir.
Pazar, yalnızca alışveriş yapılan bir yer değildir aslında; insanın, emeğin, geçimin ve iletişimin de pazarıdır.
Bizim ev de Perşembe Pazarı'nın hemen yanında.
Akşamüstleri elimizde pazar poşetleriyle eve dönerken, pazarda gördüklerimi biraz da hayatın kendisine benzetiyorum.
Her gidişimde farklı bir toplumsal rol, farklı bir insan manzarası çıkıyor karşıma.
Bir pazarcı var mesela…
Ağzından çıktığı kadar bağırıyor.
Sesi pazarın bir ucundan öbür ucuna gidiyor.
Elindeki domatesi, biberi, patlıcanı adeta sesinin kuvvetiyle satacak.
Yanımda bir çocuk vardı. Pazarcıya bakıp:
“Abi, ben de bağırmak istiyorum ama sesim çıkmıyor.” dedi.
Gülümsedim.
“Sen kuyumcu ol,” dedim. “Kuyumcu bağırmaz. Altını tezgâha koyar, malı kendini anlatır.”
Çocuk biraz düşündü.
“Ama abi, o bağırdığı için daha çok satıyor.” dedi.
Haklıydı belki.
Dikkat çekmek de satışın bir parçasıydı.
Ama hayatın başka bir tarafı daha var.
Kimi pazarcılar sessiz sedasız bekliyor.
Ne bağırıyor ne çağırıyor.
Ürünü güzel, tezgâhı düzenli, müşterisiyle ilgisi yerinde.
Bir de başka bir manzara var ki insanın aklında kalıyor.
Fiyat soruyorsun.
Sanki büyük bir iyilik istiyorsun.
Adam, yüzüne bakmadan kerhen cevap veriyor.
Gözleri ise senin üzerinde değil; pazarın öte ucundan gelecek başka bir müşteriyi arıyor.
Oysa belki de ben alacağım.
Fiyatı da uygun.
Ama insan bazen üründen önce muameleyi satın alıyor.
Güler yüz görmeyince, güzel söz duymayınca, insanın içinden alışveriş yapmak gelmiyor.
“Boş ver,” diyorsun.
Ve yürüyüp gidiyorsun.
İşte burada pazar, bize hayatın çok önemli bir dersini öğretiyor:
Gelen müşterinin kıymetini bil.
Çünkü yeni müşteri ararken elindeki müşteriyi kaçırabilirsin.
Bağıra çağıra dikkat çekebilirsin.
Sesini pazarın tamamına duyurabilirsin.
Ama güzel kardeşim…
Bağıra çağıra bir kilo mal fazladan satamazsın.
Müşteri senin tezgâhına kadar gelmişse zaten sana bir fırsat vermiştir.
Senin yapacağın şey onu küçümsemek değil, onunla ilgilenmektir.
Bir “Hoş geldin”…
Bir tebessüm…
Bir “Buyur kardeşim”…
Biraz ilgi…
Bazen bunlar domatesten, biberden, patlıcandan daha değerlidir.
Çünkü insan sadece mal satın almaz.
Muamele de satın alır.
Güler yüz gördüğü yere yeniden gelir.
Kendisini değerli hissettiği tezgâhı hatırlar.
İlgilenildiği esnafı başkasına tavsiye eder.
Belki de hayatın her alanında böyledir bu.
Öğretmenlikte, esnaflıkta, komşulukta, dostlukta…
İnsanların peşinden koşarken, yanı başımızda duranları unutabiliyoruz.
Uzaklardan gelecek müşteriyi beklerken, önümüzde duran müşterinin yüzüne bakmıyoruz.
Daha çok görünmeye çalışırken, gelen insana daha iyi davranmayı unutuyoruz.
Oysa bazen mesele daha çok bağırmak değildir.
Bazen mesele, doğru insana doğru muameleyi yapmaktır.
Pazar kapanır.
Tezgâhlar toplanır.
Sebzeler kasalara girer.
İnsanlar poşetlerini alıp evlerine döner.
Ama pazarda gördüğümüz o küçük insan manzaraları hayatın içinde kalır.
Ben bugün yine şunu düşündüm:
Tezgâhın güzel olabilir, malın kaliteli olabilir, sesin gür olabilir.
Ama müşterinin gönlüne dokunamıyorsan, tezgâhın önünden geçen insanı sadece müşteri olarak görüyorsan, günün sonunda elinde malın kalabilir.
Çünkü bazen bir insanı satın almaya ikna eden şey fiyat değildir.
Yorumlar