OKULLAR AÇILIYOR, ÇALSIN ZİLLER


Eylülün kendine has bir kokusu vardır. Kimse tarif edemez ama herkes tanır: yeni açılmış bir defterin sayfası, keskin uçlu bir kurşun kalemin tozu, henüz katlanmamış bir okul önlüğünün ütü kokusu. Yaz biterken hava değişmez aslında, sıcaklık aynıdır, güneş aynı yerden doğar. Değişen şey içimizdeki takvimdir. Bir yerlerde bir zil çalacağını bilmek, bütün bir mevsimi baştan yazar.

Bu yıl da öyle olacak. Yaz tatilinin ağır sessizliği, sabah erken kalkma telaşına, servis saatlerine, "çorabımı bulamıyorum" çığlıklarına bırakacak yerini. Ve bu telaşın ortasında, milyonlarca çocuk için dünya birden büyüyecek. Anne kucağının, mahalle arkadaşının, bildik salıncağın sınırları içinde duran dünya, bir sabah kapıdan çıkıp bambaşka bir binaya, bambaşka yüzlerin arasına girecek.


Bir öğretmenin gözünden bakıldığında bu tarih aslında hiç de "ilk gün" değildir. Sınıflar, ilk öğrenci daha kapıdan girmeden haftalar önce hazırdır. Panolar asılmış, sıralar silinmiş, isim etiketleri yapıştırılmıştır. Bir öğretmenin yılı, öğrencininkinden önce başlar; onun heyecanı, kimsenin görmediği bir sabah, boş bir sınıfta, tek başına başlar.


Ve elbette, bu hikâyenin en kırılgan sahnesi hep aynı yerde geçer: okul kapısında. Bir çocuğun, elini bırakmak istemeyen bir eli daha sıkı tutması kadar doğal ne olabilir? Bu gözyaşları bir başarısızlık değil, tam tersine, bir bağlılığın kanıtıdır. Sevmeyi öğrenmiş bir kalbin, yeni bir sevgiye alışırken çektiği kısa süreli acıdır. Ve genellikle, kapı kapandıktan on dakika sonra, o çocuk çoktan bir oyuncakla, bir renkli kalemle, yeni bir arkadaşın gülüşüyle avunmuştur bile.

Bu geçişi biraz daha yumuşatmak için, en küçükler adına özel bir zaman ayrılır her yıl. Okul öncesi ve birinci sınıflar, kalabalığın arasına birdenbire değil, yavaşça bırakılır. Kısa günler, tanışma oyunları, bahçeyi keşfetme molaları... Sistemin, çocuğun ritmine ayak uydurduğu nadir anlardan biridir bu.


Bir ebeveyn için ise bu dönem başka bir sınav gibidir. Çantayı hazırlamak, saatleri ayarlamak, "her şey yolunda gidecek" demek kolay kısmıdır. Zor olan, kendi telaşını çocuğa yansıtmamaktır. Çünkü bir çocuk, annesinin ya da babasının gözlerindeki en ufak tereddüdü fark eder ve onu kendi güvensizliğine dönüştürür. Sakin bir veda, söylenen bin cümleden daha güçlüdür.

Sonra, yavaş yavaş, telaş bir düzene dönüşür. İlk hafta kaosun haftasıdır; ikinci hafta alışkanlığın. Sabahlar biraz daha az panikli, çantalar biraz daha az unutkan geçer. Ve tam o sırada, ufukta küçük bir mola belirir; öğrencinin de öğretmenin de nefes alacağı, kısacık ama can suyu gibi bir durak.


Aslında okulun açılışı, sadece çocuklar için değil, bütün bir toplum için bir tür sıfırlanma anıdır. Sokaklar yeniden sabah kalabalığına kavuşur, otobüs durakları küçük üniformalarla dolar, kırtasiyeler bir haftalığına en canlı dükkânlara dönüşür. Bu, mevsimlerin döngüsünden daha köklü bir ritimdir; bir toplumun kendini yeniden inşa etme, bilgiye yeniden inanma biçimidir.

Ve belki de bu yüzden, her Eylül, bize hâlâ bir heyecan verir. Yıllar geçse, kendimiz o sıralardan kalksak da, bir yerlerde bir çocuğun elinde yeni bir çanta, gözünde hem korku hem merak parıldar. O bakışta, insanlığın en eski bahsi saklıdır: bilmediğimiz bir şeye, güvenerek adım atmak.


Zil bir kez daha çalacak. Bazıları için ilk kez, bazıları için son kez, çoğu için de sadece bir yıl daha. Ama her defasında aynı şeyi hatırlatacak: büyümek, biraz da kapıda bırakılan bir elin, sınıfın öbür ucunda yeniden bulunmasıdır.

Yorumlar