KABAĞIN SAHİBİ

Kabağın Sahibi ve Kaybolan Edep

Bir zamanlar bir derviş, tıraş olmak için berbere gitmiş. O devirde dervişlerin başlarını kazıtması âdetmiş. Derviş sessizce koltuğa oturmuş, başını berbere teslim etmiş.

Tam o sırada dükkâna külhanbeyi tavırlı, kabadayı bir adam girmiş. Dervişin başına bir tokat atıp:

— Kalk bakalım kabak! demiş.

Derviş başını bile kaldırmadan, öfkeye öfkeyle karşılık vermeden yerinden kalkmış ve adama yer vermiş.

Adam tıraşını olmuş, çıkıp gitmiş.

Bir süre sonra dışarıdan acı bir haber gelmiş. Adam, yokuştan hızla gelen bir arabanın altında kalarak hayatını kaybetmiş.

Berber, şaşkınlık içinde dervişe dönmüş:

— Sen ne yaptın? Sana hakaret etti. Yoksa beddua mı ettin?

Derviş başını eğmiş:

— Beddua etmedim efendi. Ne haddime... Lakin galiba kabağın sahibi gücenmiş, demiş.

Hikâyenin en çarpıcı tarafı, dervişin intikam istememesi değil yalnızca; kendisine yapılan kötülüğü büyütmemesidir.

Çünkü bizim kadim geleneğimizde insanın büyüklüğü, eline fırsat geçtiğinde başkasına ne yaptığıyla ölçülür.

Eskiler “Edep yâ Hû” derdi.

Büyüklerin yanında sesini alçaltmak, sofrada önce başkasını düşünmek, misafire ikram etmek, komşunun derdiyle dertlenmek, yaşlıya hürmet etmek, küçüğe merhamet göstermek, emanete sahip çıkmak, hakkı gözetmek...

Bunlar yalnızca eski zamanların güzel davranışları değildi.

Bunlar bir milletin ahlak hafızasıydı.

Bizim geleneğimizde insanı insan yapan yalnızca bilgisi, parası, makamı veya gücü değildi. Eli açık olacak, dili güzel olacak, gönlü geniş olacak, sözüne güvenilecek, emanete sahip çıkacak, kendisine yapılan kötülük karşısında bile haddini aşmayacaktı.

Bugün belki de en çok kaybettiğimiz şeylerden biri budur: ölçü.

Her şeyi söylemeyi özgürlük, herkese bağırmayı cesaret, kırıp dökmeyi güç, başkasını küçümsemeyi üstünlük sanıyoruz.

Oysa bizim medeniyetimiz başka bir şey söylüyordu:

Güçlüysen ezme.
Biliyorsan küçümseme.
Zenginsen hor görme.
Makamsan kibirlenme.
Haksızlığa uğradıysan bile zalime dönüşme.

Çünkü insanın asıl asaleti, kendisine yapılan muameleden değil; kendisinin başkasına nasıl muamele ettiğinden anlaşılır.

Kabak hikâyesi bize belki de bunu hatırlatıyor:

Hayatta herkes bir gün kendi yaptığının karşısına çıkar.

Bu yüzden çocuklarımıza yalnızca ders öğretmeyelim.

Edep öğretelim.
Merhamet öğretelim.
Adalet öğretelim.
Vefa öğretelim.
Sözünde durmayı öğretelim.
Büyüğüne saygıyı, küçüğüne sevgiyi öğretelim.

Çünkü bir milletin geleceği sadece okullarında değil, evlerinde öğrendiği ahlakta saklıdır.

Ve unutmayalım:

Medeniyet, insanın elindekilerle değil; elindekilere rağmen nasıl bir insan kaldığıyla ölçülür.

Yorumlar