CEYLANLI'DA DÜĞÜN VE HATIRLATTIKLARI

Geçen hafta sonu köydeki evimde otururken kapı çaldı.

Gelen, bir düğün davetiyesiydi.

 Davetiyeyi getiren çocuklardan biri, uzaktan da olsa akraba sayılırdı. 


Biraz dertleştik, biraz hasbihal ettik. Sonra düğüne davet etti.


Yarım saat geçmedi, kapı yine çaldı. Bir davetiye daha…


Onu fazla sorgulamadan aldım.


Uzun zamandır düğünlere gitmiyordum. 


Galiba bu, biraz da kendi tercihimdi. 


Hele çalgılı düğünler içimi daraltırdı. 


Mevlitli düğünler ise başka…


Onlarda bile kendimi tam anlamıyla düğünün içinde hissedemezdim.


Ama bu kez gitmek istedim.


Cuma akşamı saat dokuz buçuk sularıydı. 


Ayaklarımı sürüye sürüye düğün salonuna doğru yola çıktım. 


Bizim çocuklar da gelmek istedi.


İyi ki gelmişler.


Salona vardığımda birkaç tanıdık yüz dışında herkes yabancıydı.


Ben eski dostlardan birkaçını bulur, geçmişten konuşur, iki lafın belini kırarız sanmıştım.


Olmadı.


O birkaç tanıdık yüz de biz geldiğimizde kapıdan çıkıyordu.


Meğer düğünün sonuna yetişmişiz.


Ama mesele düğün değildi.


Birden fark ettim:


Ceylanlı değişmişti.


Bizim bildiğimiz yüzler azalmış, kalanlar da sanki köyün ihtiyar heyetine dönüşmüştü.


Bir zamanlar çocuk sesleriyle dolu sokaklarda şimdi zamanın ayak sesleri dolaşıyordu.


İnsan bir köye gidiyor sanıyor; meğer kendi geçmişine gidiyormuş.


Ve bazen aynaya değil, tanıdık yüzlere bakınca yaşlandığını anlıyor.


Abbas yolcu… Bağlasan durmaz.


Hayat da böyle galiba.


Geliyoruz.


Biraz oyalanıyoruz.


Birbirimizi tanıyor, seviyor, kırıyor, barışıyor; sonra bir bakıyoruz ki yolun sonuna gelmişiz.


Sanki uçsuz bucaksız bir okyanusun ortasında, dev bir gemiye bindirilmişiz.


Biletini biz almadık.


Rotasını biz çizmedik.


Ve bu gemi geri dönmüyor.


Bizden öncekiler indi.


Biz birazdan ineceğiz.


Bizden sonrakiler binecek.


Gemi ise yoluna devam edecek.


Yunus Emre boşuna dememiş:


“Mal da yalan, mülk de yalan, var biraz da sen oyalan.”


Ne güzel özetlemiş ömrü.


Dünya dediğin belki de koca bir gölgelik.


Güneş altında biraz soluklanıyoruz.


Sonra akşam oluyor.


Bizim gölgemiz uzuyor, güneş ufka çekiliyor.


Birileri geliyor, birileri gidiyor.


Birileri doğuyor, birileri toprağa karışıyor.


Dünya ise bütün bu geliş gidişlerin arasında dönmeye devam ediyor.


Hayat bu işte usta…


Aha geldik.


Aha gidiyoruz.


Gerisi biraz oyalanmak.


Bir vakit gölgesinde oturuyor, birkaç tanıdık yüzle selamlaşıyor, iki çift söz ediyoruz. 

Sonra güneş yavaş yavaş ufka çekiliyor.

Gölgelik kalıyor.

Biz gidiyoruz.

Ardımızdan başkaları geliyor; bizim oturduğumuz yere onlar oturuyor, bizim baktığımız ufka onlar bakıyor. 

Dünya, geleni de gideni de fazla umursamadan kendi çarkında dönüp duruyor.

Belki hayatın bütün sırrı bundan ibaret:

Bir düğün davetiyesiyle kapımız çalınıyor, bir gün de ölüm davetiyesiyle…

İkincisini ne zaman alacağımızı bilmiyoruz.

O yüzden Yunus’un dediği gibi:
“Mal da yalan, mülk de yalan; var biraz da sen oyalan.”

Çünkü insan bazen bir düğüne gider de düğünden değil, kendi ömründen döner.

Ve eve dönerken anlar:

Asıl yolculuk düğün salonundan çıkınca değil, dünyaya geldiğimiz gün başlamıştır.

Aha geldik…

Aha gidiyoruz.

Geriye yalnızca, yolda birbirimize bıraktığımız izler kalıyor.

Yorumlar