İYİLİK ENAYİLİK Mİ?


Bazen insan, iyi olduğu için kaybettiğini düşünür.

Elinden tuttuğu biri işini halledip arkasına bile bakmadan gider. Güvendiği biri verdiği sözü bozar.

Dürüst davrandığı için kurnazın gerisinde kalır.

Sonra içinden sessiz bir soru yükselir:

“Acaba yanlış mı oynuyorum?”

"Acaba iyilik enayilik mi?" 

Belki de hayır.

1980 yılında siyaset bilimci Robert Axelrod, dünyanın dört bir yanındaki oyun teorisyenlerinden Tutsak İkilemi adlı oyunda yarışacak bilgisayar programları yazmalarını istedi.

Birbirinden kurnaz, hesapçı ve acımasız programlar gönderildi.

Turnuvayı ise Anatol Rapoport'un yalnızca dört satırlık Kısasa Kısas stratejisi kazandı.

Program ilk hamlede işbirliği yapıyordu. Karşı taraf ihanet ederse karşılık veriyordu. 

Fakat karşı taraf yeniden işbirliğine döndüğünde intikam peşinde koşmuyor, affediyordu.

Kısacası:

İyi niyetliydi ama saf değildi.

Yumuşaktı ama sınırsız değildi.

Affediciydi ama kendisini ezdirmiyordu.

Belki hayat için de bundan daha güzel bir strateji yoktur.

Çünkü iyi insan olmak, herkese kapıyı sonuna kadar açmak değildir.

İyi olmak; kapının nerede açılacağını, nerede kapanacağını bilmektir.

Çevremizde kurnazlıkla, katakulliyle, başkasının hakkına basarak kısa vadede kazanan insanlar görüyoruz. 

Bazen gerçekten de kazanıyorlar.

Evleri büyüyor, arabaları değişiyor, sofraları zenginleşiyor.

Ama insanın hayatı yalnızca sahip olduklarından ibaret değil.

Geçenlerde Mersin'in bir köyünü anlatan bir YouTube videosuna denk geldim. 

Köydeki yüksek villaların geçmişte bazı yetimlerin ve garibanların hakları üzerinden yükseldiğini anlatıyordu. 

Daha sonra bu ailelerin çocuklarının çeşitli suçlara sürüklendiğinden söz ediyordu.

Bu anlatılanların tamamının doğruluğunu elbette bilemeyiz.

Ama şu düşünce üzerinde durmaya değer:

İnsan ne ekerse yalnızca kendi tarlasında biçmez.

Bazen ektiğimiz kötülük, bizden sonra büyüyen bir ağacın meyvesine dönüşür.

Kötülük insanın ruhuna işler.

Dilini değiştirir.

Bakışını değiştirir.

İlişkilerini değiştirir.

Ve bazen farkında olmadan çocuklarına, çevresine, hatta kendisinden sonraki kuşaklara taşınır.

Ama iyilik de böyledir.

Bir insanın yaptığı küçük bir iyilik, başka bir insanın hayatında büyük bir değişimin başlangıcı olabilir.

İyilik insanın yüzüne yerleşir.

Sözcüklerine siner.

Bakışlarına yansır.

İnsanlara yaklaşımında kendini gösterir.

Bazı insanların iyi olduğunu anlamak için uzun uzun konuşmanıza gerek kalmaz.

Çünkü karakter, insanın zaman içinde kendisi üzerine kazıdığı izdir.

Bu yüzden başkalarının kötülüğü yüzünden kötüleşmek, aslında onların bize yapabileceği en büyük iyiliktir.

Bizi kendilerine benzetmiş olurlar.

Oysa asıl mesele, iyi kalırken güçlenebilmektir.

Daha dikkatli ol.

Daha seçici ol.

Sınırlarını çiz.

Gerektiğinde “hayır” de.

Sana ihanet edene sırtını dön.

Ama kalbini onların kalbine benzetme.

Çünkü hayat, kimin daha kurnaz olduğunu değil; kimin kendisi olarak kalabildiğini de gösterir.

Marcus Aurelius'un sözü burada yeniden anlam kazanıyor:

“Onlar gibi olmamak, alınacak en iyi intikamdır.”

Öyleyse iyi olmaktan vazgeçmeyelim.

Sadece iyiliğimize biraz akıl, biraz sınır, biraz da insan sarraflığı ekleyelim.

Çünkü mesele iyi olmak değil.

Mesele, iyiliğinizi kaybetmeden güçlenebilmek.

Ve belki de insanları gerçekten görmek için gözlerimizi değil, ruh gözümüzü açık tutmamız gerekir.

Çünkü bazı gerçekler gözle değil,
insanın içine bakan bir kalple görülür.

Yorumlar