KONFORUN SINIRI, İNANCIN GÜCÜ: AMERİKA-İRAN SAVAŞININ SOSYOLOJİK ARKA PLANI


Bir savaşı yalnızca tankların, uçakların ve füzelerin gücüyle değerlendirmek büyük bir yanılgıdır. 

Tarih bize defalarca göstermiştir ki savaşların gerçek kaderini belirleyen şey, toplumların dünyaya nasıl baktığı, acıya ne anlam yüklediği ve uğruna yaşamayı ya da ölmeyi değerli gördüğüdür.

Amerika ile İran arasındaki gerilim de tam olarak bu noktada okunmalıdır. 

Çünkü burada karşı karşıya gelen sadece iki devlet değil, birbirinden oldukça farklı iki medeniyet tasavvurudur.

Amerikan toplumu, uzun yıllardır refahın, bireysel özgürlüklerin ve konforun merkezinde şekillenmiş bir toplumdur. 

İnsan hayatı son derece değerlidir. Bir askerin ölümü, yalnızca ailesini değil; medyayı, siyaseti ve kamuoyunu derinden etkileyebilir.

Çünkü Amerikan toplumunda devletin temel görevi vatandaşını yaşatmaktır.

İran toplumunun önemli bir kesiminde ise tarih boyunca farklı bir anlayış gelişmiştir. 

Özellikle Şiî gelenekte Kerbelâ hadisesi, Hz. Hüseyin'in fedakârlığı ve zulme karşı direnme düşüncesi güçlü bir sembolik yer tutar. 

Bu tarihî ve dinî hafıza, bazı kesimlerde acıya katlanmayı ve uğruna fedakârlık yapmayı anlamlandıran bir kültürel zemin oluşturmuştur. 

Bu nedenle savaşın psikolojisi iki toplumda aynı şekilde yaşanmaz.

İslâm'ın temel öğretilerinde dünya hayatı bir imtihan olarak görülür:

"Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz."
(Ankebût Suresi, 57)

Bir başka ayette ise şöyle buyrulur:

"Allah yolunda öldürülenlere 'ölüler' demeyin. Bilakis onlar diridirler; fakat siz bilemezsiniz."
(Bakara Suresi, 154)

Bu ayetler, mümin için ölümün mutlak bir son değil, farklı bir âleme geçiş olarak görülmesine temel oluşturur. 

Ancak bu, savaşın veya ölümün yüceltilmesi anlamına gelmez.

İslam aynı zamanda haksız yere cana kıymayı yasaklar ve barışı esas alır. 

Bu nedenle kutsal idealler ile savaşın kendisini birbirine karıştırmamak gerekir.

İşte bu noktada kendi tarihimize dönüp baktığımızda, Çanakkale'de destan yazan ecdadımızın ruhunu daha iyi anlarız. 

Onlar cepheye sadece bir toprak parçasını korumak için değil; vatanı, ezanı, bayrağı ve mukaddes değerleri muhafaza etmek için yürüdüler. 

Ceplerindeki ekmek küçüktü, imkânları sınırlıydı; fakat yüreklerindeki iman ve teslimiyet, dönemin en güçlü ordularına karşı dimdik durmalarını sağladı.

Mehmet Âkif Ersoy'un "Çanakkale Şehitlerine" şiirinde ifade ettiği gibi, o kahramanlar maddî hesaplarla değil, Allah'a olan güvenleriyle mücadele ettiler. 

Çünkü biliyorlardı ki mümin için asıl hayat, yalnızca dünya hayatından ibaret değildir.

Kur'ân'ın ifadesiyle dünya hayatı geçici bir imtihan, ahiret ise ebedî yurttur.

Bu nedenle tarih boyunca inanç, bir milletin en büyük direnci olmuştur. 

Teknoloji, ekonomi ve askerî güç elbette önemlidir; ancak milletleri zor zamanlarda ayakta tutan asıl kuvvet, ortak bir ideal etrafında kenetlenebilmeleridir.

Çanakkale'de bunun en güçlü örneklerinden biri yaşanmış; imanla beslenen bir ruh, maddî üstünlüğe karşı unutulmaz bir direniş sergilemiştir.

Bugün dünyadaki çatışmaları değerlendirirken de yalnızca silahların menzilini değil, toplumların manevî dünyasını, tarihî hafızasını ve uğruna fedakârlık yapmayı anlamlı gördükleri değerleri de dikkate almak gerekir. 

Çünkü savaş meydanlarında bazen en belirleyici güç, modern silahlar değil; insanın yüreğinde taşıdığı inanç, sabır ve kararlılıktır.

Bu hakikati anlamadan ne Çanakkale'yi ne de günümüzün büyük jeopolitik mücadelelerini tam anlamıyla kavramak mümkündür.

Yorumlar