Yarım Porsiyon Hayat, Tam Porsiyon İnsanlık
Cebindeki son birkaç bozukluk, mühendislik fakültesinin kalın kitapları kadar ağırdı omzunda. Şehre yeni gelmişti; yabancıydı, yalnızdı ve en çok da açtı.
Memleketten gelen her mektup sevgi doluydu ama içinden çıkan harçlık, ay sonunun soğuk duvarlarına çarpıp un ufak oluyordu.
Rüzgarlı bir sonbahar akşamı, çarşının kuytu bir sokağında, buharı camları buğulandıran o küçük lokantanın kapısını araladı.
İçerisi sıcak bir anne kucağı gibi kokuyordu.
Tezgaha yaklaştı, sesindeki titremeyi gizlemeye çalışarak mırıldandı:
"Ustam... Bana oradan bir az kuru çekebilir misin?"
"Az" kelimesi, delikanlının o anki hayatının özetiyken; tezgahın arkasındaki ak saçlı lokantacı için bir şifreydi.
Usta, gencin gözlerindeki o mahcup gururu, cebindeki boşluğu gördü.
Hiç istifini bozmadan, kepçesini kazanın dibine daldırdı.
Masaya gelen tabak, adeta bir yaşam pofudukluğu gibi tepeleme doluydu.
Yanında da dumanı tüten, bembeyaz bir pilav tepesi...
Öğrenci şaşkınlıkla kekeledi: "Ama ben az istemiştim..."
Usta gülümseyerek omzuna dokundu:
"Bizim buraların azı, senin yolunun azığıdır evlat. Hadi soğutma."
Kasaya gittiğinde ise sadece o yarım porsiyonun parasını aldı.
O kış, her akşam aynı sessiz anlaşma tekrarlandı.
Öğrenci hayata karşı hep "az" istedi, koca yürekli esnaf ise ona hep "çok" sundu.
Tabaktan taşan her bir kuru fasulye tanesi, gencin geleceğine konulan birer kerpiç oldu; onu ayakta tuttu, zihnini besledi.
Zaman, bir nehrin yatağını aşındırması gibi aktı geçti.
O mahcup delikanlı, diplomasını aldı, projeler çizdi, köprüler inşa etti ve nihayetinde rüzgarı arkasına alıp zengin bir mühendis oldu.
Altındaki lüks araba, cebindeki sınırsız imkanlar ona geçmişini unutturmadı.
Aksine, ne zaman büyük bir imzanın altına imza atsa, burnuna o sıcak kuru fasulyenin buğusu geliyordu.
Bir gün, ruhundaki o büyük boşluğu doldurmak için direksiyonu o eski şehre kırdı.
Çarşıya adımladığında içinde çocuksu bir heyecan vardı.
Ancak lokantanın olduğu sokağa geldiğinde adımları yavaşladı.
Dükkanın yerinde yeller esiyordu; camları kırık, tabelası inmişti. İçine çöken buruklukla yan komşuya sordu:
"Buradaki lokantacı amca... Nerede?"
Esnaf iç çekti: "
Ah evlat, yaşlandı artık. Dükkanı kapattı. Şimdi iki sokak aşağıda, eski bir mahallede oturuyor."
Mühendis, tarif edilen o döküntü evin kapısını çaldığında kalbi bir motor gibi çarpıyordu.
Kapı aralandı.
Karşısında saçları tamamen ağarmış, beli bükülmüş ama gözlerindeki o şefkatli ışık hiç sönmemiş olan ustayı gördü.
"Buyur oğlum, birini mi aradın?" dedi ihtiyar.
Mühendis gözleri dolarak konuştu:
"Ustam... Yıllar önce bu şehirde okuyan, her akşam kapını çalıp 'az' isteyen o çocuğu hatırladın mı?"
Yaşlı adam hafifçe gülümsedi ama gözlerinde bir tanıma belirtisi yoktu.
Çünkü o, ömrü boyunca o kapıdan giren hiçbir öğrenciyi ayırt etmemiş, hepsine aynı cömertlik köprüsünü kurmuştu.
"Bağışla evlat, çok yıllar geçti, pek çok yüz geçti buradan..." dedi.
Mühendis içeriye, boyası dökülmüş duvarlara baktı.
"Burası senin mi amca?" diye sordu sessizce.
"Yok oğlum," dedi ihtiyar, "Biz hanımla kiradayız. Kendi yağımızla kavrulup gidiyoruz işte."
Mühendis o an ne yapması gerektiğini çok iyi biliyordu.
Hemen oradan ayrıldı, tapu dairesine gitti, ev sahibini buldu.
Evin tapusunu üzerine alıp, yanına da yaşlı çiftin ömrünün sonuna kadar hiçbir maddi kaygı taşımayacağı büyüklükte bir nakit paketini çantasına koyarak geri döndü.
Anahtarları ve çantayı yaşlı adamın titreyen ellerine bıraktığında, ihtiyar şaşkınlıkla sarsıldı:
"Oğul... Ne yaptın sen? Ne gerek vardı buna, biz halimizden memnunduk!"
Mühendis, ustanın nasırlı ellerini iki elinin arasına aldı, gözlerinden süzülen yaşlarla konuştu:
"Ustam... Eğer senin o günlerde bana uzattığın o 'az' görünümlü koca dünya olmasaydı, ben bugün bu yolları yürüyemezdim.
Aç uyur, belki de okulu yarıda bırakıp kaybolur giderdim.
Şimdi çok zenginim, projelerim milyonlar ediyor.
Ama inan bana; benim bugün sana verdiğim bu beton beton binalar ve kağıt parçaları, senin o gün bana verdiğin o bir tabak sıcak umudun yanında o kadar değersiz ki...
Sen bana hayatı verdin, ben sana sadece bir çatı veriyorum. Hakkını helal et, o bana yeter."
İki adam, yılların ötesinden gelen bir köprüde buluşmuş gibi sarıldılar.
Birinin döktüğü yaşlar geçmişin minneti, diğerininki ise ekilen iyilik tohumlarının yıllar sonra verdiği o en güzel meyvenin sessiz sevinciydi.
Yorumlar