Bir zamanlar, kıyıda yaşayan bir balıkçı varmış.
Her sabah ağını denize atarmış; bazen bereketli, bazen boş çıkarmış.
Ama köylüler onun avına göre hüküm verirmiş:
Ağ doluysa "Ne iyi adam!" dermiş, boşsa "Beceriksiz!" diye fısıldarmışlar.
Balıkçı yıllar yılı bu fısıltılara göre yelken açmış rüzgâr nereye çekerse değil, diller nereye yönlendirirse oraya kürek çekmiş.
Ta ki bir gün fırtına çıkana kadar.
O gece köy sessiz kalmış, kimse yardıma gelmemiş.
Balıkçı teknesini yalnız başına limana çekmiş.
Sabah olduğunda yorgun ama ayaktaymış.
Ve ilk kez anlamış: Kendisini hayatta tutan, köylülerin alkışı değil, kendi elleriyle tuttuğu dümen olmuş.
İnsan da bazen o balıkçı gibi yaşar.
Hayatını başkalarının bakışlarıyla hizalar, kararlarını alkış sayısıyla ölçer.
Oysa alkış bir yankıdır sesi sen çıkarmazsan, ortalık sessiz kalır.
Başkalarının beğenisi bize güneş gibi sıcak görünür; ama güneş batınca, içimizde ne kaldığına bakarız.
Gerçek özgürlük, seyircilerin terk ettiği sahnede de oynamaya devam etmektir.
Vicdanın sesi çoğu zaman kalabalığın sesinden alçak çıkar.
Ama o ses susmaz.
Bir pusula gibi çalışır; etrafın ne kadar gürültülü olduğuna bakmaz, her koşulda kuzey yönünü gösterir.
Seni en doğru yöne o ses götürür alkış değil.
Kendinden taviz vermek, küçük bir şey gibi görünür.
Bir kez daha, bir kez daha dersin; ama her taviz bir taş daha koyar üstüne.
Birikir.
Ve bir gün aynaya baktığında, orada seni değil, başkalarının istediği birini görürsün.
Değerlerinden vazgeçme. Onlar senin geminin omurgasıdır görünmez ama her şeyi taşır.
Huzur, dışarıdan gelen bir teslimiyetle değil; içerideki dürüstlükle kurulur.
Hakikate doğru yürüyen biri, yalnız da olsa kaybolmaz.
Çünkü yolunu başkalarının gözünden değil, kendi içindeki ışıktan alır.
Ve o ışık, alkışa muhtaç değildir.
Yorumlar