Bazı yorgunluklar vardır, kahveyle geçmez.
Bir gün izin alınca da düzelmez.
Sabah uyanırsın, bilgisayarını açarsın, makaleye bakarsın… ama beynin sanki çoktan odadan çıkıp gitmiştir.
Akademide tükenmişlik tam da böyle bir şey.
Dışarıdan bakınca insanlar şöyle görüyor:
“Doktora yapıyor.”
“Akademisyen olacak.”
“Bilimle uğraşıyor.”
Ama perde arkasında başka bir hikâye dönüyor.
Sürekli yetişmesi gereken işler.
Bitmeyen revizyonlar.
Okunacak yüzlerce sayfa.
Danışmana yetişecek toplantılar.
Kendini sürekli kanıtlama ihtiyacı…
Ve en tehlikelisi:
Dinlenirken bile suçlu hissetmek.
Çünkü bir noktadan sonra insan çalışmadığında değil, durduğunda rahatsız olmaya başlıyor.
Nature Careers’ta yayımlanan bir yazıda, doktorasının üçüncü yılında ağır tükenmişlik yaşayan bir araştırmacının sorusu vardı:
“Doktorayı nasıl bitirebilirim ama kendimi tamamen tüketmeden?”
Aslında bu soru sadece ona ait değil.
Bugün akademide sessizce dolaşan yüzlerce insanın ortak cümlesi.
Birçoğu aynı masada oturuyor.
Aynı ekrana bakıyor.
Aynı şeyi düşünüyor:
“Biraz daha dayan.”
Ama mesele şu:
İnsan bazen çalışmaktan değil, hiç duramamaktan tükeniyor.
Bir düşün.
Sabah uyanıyorsun.
Aklında tez.
Yemek yerken tez.
Arkadaşın bir şey anlatıyor, senin kafanda veri analizi.
Gece yatağa giriyorsun, suçluluk hissi:
“Bugün yeterince çalışmadım galiba.”
İşte bu, yalnızca yoğunluk değil.
Bu, stresin hayatın tamamını işgal etmesi.
Uzmanların söylediği şey çok net:
Tükenmişlik tembellik değil.
Disiplinsizlik hiç değil.
Bu, kronik stresin doğal sonucu.
Ve kötü haber şu:
Daha fazla çalışarak düzelmiyor.
Akademide bazen şöyle bir kültür var:
“Biraz daha sık dişini.”
“Herkes aynı süreçten geçiyor.”
“Başarılı olmak istiyorsan bedel ödeyeceksin.”
Tamam da insanın kendisi o bedelin içine girince mesele değişiyor.
Çünkü bir süre sonra tez ilerlese bile sen geriliyorsun.
Makale çıkıyor ama sen çöküyorsun.
CV büyüyor ama hayat küçülüyor.
En acı kısmı da şu:
Birçok insan ne kadar yorulduğunu fark ettiğinde artık normal hissetmeyi unutmuş oluyor.
Dinlenmek bile garip geliyor.
Boş oturunca suçluluk başlıyor.
Sanki durursan her şey dağılacakmış gibi…
Oysa bazen insanın gerçekten ihtiyacı olan şey daha iyi çalışmak değil, yeniden insan gibi yaşayabilmek.
Bu yüzden uzmanların önerileri şaşırtıcı derecede basit.
8 saat çalışma.
8 saat uyku.
8 saat gerçekten yaşamak.
İlk bakışta fazla basit geliyor.
Ama aslında akademide en zor şeylerden biri bu.
Çünkü doktora bazen senden yalnızca emeğini değil, bütün hayatını istiyor.
Bir araştırmacının danışmanıyla yaptığı küçük bir yöntem özellikle dikkat çekiciydi:
Her hafta sadece üç gerçekçi öncelik belirlemek.
Sadece üç.
Çünkü yapılacaklar listesi sonsuz olduğunda insan sürekli başarısız hissediyor.
Ama üç net hedef, yükü görünür hâle getiriyor.
Beyni “yetişemiyorum” kaosundan biraz çıkarıyor.
Ve yazının en vurucu kısmı…
Belki de çoğumuzun duyması gereken cümle:
“Bu kadar emek verdim, bırakamam.”
Çok tanıdık değil mi?
Yıllarını verdin.
Uykularını verdin.
Gençliğini verdin.
Belki ailenden, arkadaşlarından, kendinden bile uzaklaştın.
Bu yüzden bırakma fikri korkutuyor.
Ama bazen insan şunu unutuyor:
Geçmişte harcanan emek, gelecekte ödenecek bedeli haklı çıkarmıyor.
Bir şeye yıllar vermiş olmak, ona kendini feda etmek zorunda olduğun anlamına gelmiyor.
Bazen devam etmek cesarettir.
Bazen ara vermek.
Bazen yön değiştirmek.
Ama hiçbir başarı, insanın kendini tamamen kaybetmesine değecek kadar büyük değil.
Çünkü sonunda mesele sadece doktorayı bitirmek değil.
O süreçten sağ çıkabilmek.
Hem zihinsel olarak.
Hem duygusal olarak.
Hem de hâlâ kendin olarak kalabilmek.
Yorumlar