OSMANLI BAKİYESİNDE DAĞILAN HUZUR: FİLİSTİN’DEN BALKANLAR’A



“Zor zamanlar güçlü insanları doğurur, güçlü insanlar iyi zamanları oluşturur, iyi zamanlar zayıf insanları doğurur, zayıf insanlar zor zamanları oluşturur.”

Böyle bir döngü gerçekten vardır ve tarihsel süreçte bu devridaimi açıkça görmek mümkündür.

Örneğin; 1200’lerin ortalarında Anadolu Selçuklu Devleti, sınırlarını koruyabilmek amacıyla uç bölgelerde küçük beyliklere görev ve toprak vererek bir savunma hattı oluşturuyordu. Bu süreçte Ertuğrul Gazi döneminde Kayı Boyu Anadolu’ya yerleşti. Ertuğrul Gazi’ye Söğüt ve çevresi yurt olarak verildi ve burada bir düzen kuruldu. Bu aşamada Osmanlı, henüz Selçuklu’ya bağlı bir uç beyliği konumundaydı.

Ertuğrul Gazi’den sonra liderliği devralan Osman Gazi, 1299 yılında bağımsızlığını ilan ederek Osmanlı’nın kuruluşunu simgeleyen süreci başlattı. Bu tarihten sonra Osmanlı, tarihe damga vurarak yaklaşık altı asır boyunca varlığını sürdürdü. Olmaz denilen gerçekleşti, girilmez denilen yerlere girildi.


Dünya, Avrupa, Çin, Rusya, İran ve Osmanlı gibi büyük güçlerin etkisiyle çok katmanlı bir yapıya büründü. Osmanlı ise fetih ve gaza anlayışıyla sınırlarını sürekli genişletti.

Osmanlı’nın yıkılışına dair pek çok sebep sıralanabilir. Ancak dikkat çeken temel gerçeklerden biri şudur: Refah arttıkça mücadele ruhu zayıflamış; padişahların bizzat sefere katılmaması, yeniçerilerin zamanla kendi çıkarlarını önceleyen bir yapıya dönüşmesi ve ordudaki disiplinin bozulması, bu büyük gücün içten içe çözülmesine neden olmuştur. Bu süreç, zamanla bozulmayı, çürümeyi ve nihayetinde yıkılışı beraberinde getirmiştir.

Ertuğrul Gazi ile başlayan bu tarihsel süreç, güçlü iradelerle iyi zamanları oluşturmuş; ancak iyi zamanların getirdiği rehavet, zayıf yönetimlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Zayıf yönetimler ise Mağrip’ten Maşrık’a uzanan bu büyük yapıyı idare edemez hâle gelmiştir.

Osmanlı yıkıldıktan sonra, onun bakiyesi olan topraklarda da huzurun kalıcı şekilde sağlanamadığı görülmektedir. Parçalanmışlık ve birlik eksikliği, dış müdahaleleri kolaylaştırmış; özellikle Filistin gibi coğrafyalarda istikrarsızlık uzun yıllar devam etmiştir.

Bir zamanlar geniş bir ovada birlikte yaşayan bir öküz sürüsü vardı. Bu sürü güçlüydü; çünkü birlikte durdukları sürece hiçbir yırtıcı onlara zarar veremiyordu. Etrafta dolaşan kurtlar ise bu durumu biliyor, sürüye yaklaşmaya cesaret edemiyordu.

Kurtlar bir plan yaptı. Sürüde rengi farklı olan bir öküz vardı: sarı öküz. Diğerlerinden ayrılıyordu. Kurtlar sürüye yaklaşıp şöyle dediler:
“Biz aslında hepinize düşman değiliz. Sadece o sarı öküzü istiyoruz. Onu bize verin, size bir daha dokunmayacağız.”

Sürü önce tereddüt etti. Ancak içlerinden bazıları, “Zaten o bizden farklı, onu verelim de kurtulalım” dedi. Sonunda sarı öküzü kurtlara verdiler.

Kurtlar sarı öküzü alıp götürdü.

Aradan zaman geçti. Kurtlar tekrar geldi. Bu kez başka bir öküzü istediler. Sürü yine sessiz kaldı. Sonra bir başkasını daha… Derken sürü giderek azaldı.

En sonunda geriye çok az öküz kaldığında, biri şöyle dedi:
“Biz asıl hatayı sarı öküzü verdiğimiz gün yaptık.”


Sonuç olarak tarih, yalnızca geçmişin bir anlatısı değil; aynı zamanda bugünü anlamanın ve yarını inşa etmenin anahtarıdır. Güç, yalnızca zor zamanlarda ortaya çıkmaz; asıl mesele, o gücü iyi zamanlarda da koruyabilmektir. Birlik bozulduğunda en büyük yapılar bile sarsılır, ancak dayanışma sürdüğü sürece en zor şartlar dahi aşılabilir. Dün sarı öküzü verenlerin pişmanlığı bugün hâlâ hatırlanıyorsa, bu bir uyarıdır. Çünkü bir toplum, kendi içindeki bağı koruduğu ölçüde ayakta kalır; o bağ koptuğunda ise çöküş kaçınılmaz hâle gelir.

Yorumlar