KIZILCIK ŞERBETİ

Önce adıyla yakalıyor insanı: Kızılcık Şerbeti…

Bir dizi ismi gibi değil de, sanki eski bir hikâyeden kopup gelmiş bir çağrışım. Açıkçası ben de merak edip başladım. Hani “iki bölüm bakarım bırakırım” dersin ya… öyle olmadı. Kendimi bir anda içinde buldum. Beni tanıyanlar şaşırır; çünkü öyle her diziyi takip eden biri değilim. Ama bu başka. Bu, biraz memleket meselesi gibi.

Kan kustum kızılcık şerbeti içtim, denir ya.

İzledikçe şunu fark ediyorsun: Bu sadece bir aile hikâyesi değil. Adeta küçük bir toplum maketi. İnsan ilişkileri, değerler, çelişkiler… Hepsi bir arada. Bir nevi laboratuvar gibi. Oturup bakıyorsun, “Biz ne yaşıyoruz?” diye.

En çok da şu mesele çarpıyor yüzüne: Görüntü ile yaşantı arasındaki uçurum.

Eskiden “dindarlık” dediğimiz şey, doğal olarak ahlakla birlikte anılırdı. Şimdi ise sanki ikisi birbirinden kopmuş gibi. İnsanlar dışarıdan bakıldığında oldukça dindar görünebiliyor ama gündelik hayatta o hassasiyetin karşılığını pek göremiyorsun. Dizi bunu öyle sert, öyle doğrudan gösteriyor ki, rahatsız etmiyor desem yalan olur.

Belki de mesele şu: Din artık bazı yerlerde bir derinlik değil, bir görüntü meselesine dönüşüyor. Bir kimlik, bir vitrin gibi. İçeride ne olduğu ise ayrı bir hikâye…

Bu durum bana ister istemez Ziya Paşa’yı hatırlatıyor. Yüz elli yıl önce söylemiş ama bugün de sanki birebir geçerli:

“Onlar ki verir laf ile dünyaya nizamat
Bin türlü teseyyüp bulunur hanelerinde
Milyonla çalan mesned-i izzet e şerefraz
Bir kaç kuruşu mürtekibin cay-ı kürektir.”

Ne kadar tanıdık değil mi?

Sokakta yürürken de hissediyorsun bunu. Trafikte, çarşıda, gündelik ilişkilerde… İnsanlar daha gergin, daha tahammülsüz. Güven duygusu zayıflamış. Herkes bir şeyleri savunuyor gibi ama kimse gerçekten yaşamıyor gibi. İnanç ayrı bir yerde, davranış ayrı bir yerde duruyor.

Bir de işin şu tarafı var: Biz galiba uzun zamandır “nasıl görünmemiz gerektiğini” çok iyi öğrendik ama “nasıl yaşamamız gerektiğini” biraz ihmal ettik.

Kuru bir din anlatısı yetmiyor artık. Belki de en başta ahlakı konuşmak gerekiyor. Daha sade, daha içten bir yerden. Çünkü mesele bilgi değil, mesele yaşantı.

Çocukken duyduğum bir söz vardı, o zaman anlam verememiştim: “Cehennemde en fazla din adamları yanacak.” Çok yadırgamıştım o zaman. Ama yıllar geçtikçe o söz zihnimde kristalleşti. Şimdi düşününce, bu sözün aslında ne kadar ağır bir sorumluluğa işaret ettiğini daha iyi anlıyorum. Söyleyenle yaşayan arasındaki fark büyüdükçe, güven de o kadar azalıyor.

Bir yandan da modernleşme meselesi var. Hayat hızlandı, seçenekler çoğaldı, özgürlük alanı genişledi. Ama bu değişim biraz yüzeyde kaldı sanki. Ne tam gelenek kaldı elimizde ne de sağlam bir yeni değer sistemi kurabildik. Arada kalmışlık hissi… Dizi tam da bunu anlatıyor aslında.

Karakterlere bakıyorsun; hiçbiri tam değil. Herkes bir yerden eksik, bir yerden çelişkili. Ama belki de bu yüzden gerçek.

Kızılcık Şerbeti tam da bunu anlatıyor aslında. Görüntüde sağlam, içeride çürümüş. Başörtüsü, sakal, dini terminoloji... Bunların hepsi bir kimlik gibi giyilince, ardındaki insan bazen görünmez oluyor. Dini yaşıyor görünmek başka şey, dinin özünü taşımak başka.

Sonuçta şunu düşündürüyor insana: Mesele sadece bir dizi değil. Mesele, bizim kendimizle olan ilişkimiz. Ne kadarımız görüntü, ne kadarımız hakikat?

Belki de asıl soru şu: Biz gerçekten ne yaşıyoruz?

Yorumlar