— Dokuzuncu Mektup'tan ilham alınmış bir düşünce yazısı —
Ahmet Çağrı ile her akşam kitap okumaya gayret ediyorum.
Önümdeki kitap olağanüstü bir hazine niteliğinde: İman ve Küfür Muvazeneleri, Dokuzuncu Mektup.
Tüm risaleler birbirinden kıymetli fakat imanla küfrün çatışmasını en güzel yansıtan bu kitap herkes tarafından okunmalı hem de anlayarak...
Bir arkadaşıma geçen hafta şunu sordum: "Hayatında en çok neye enerji harcıyorsun?" Uzun süre düşündü. Sonra güldü. "Sanırım geçip gidecek şeylere," dedi. İkimiz de sustuk. Çünkü ikimiz de bunun ne kadar doğru olduğunu biliyorduk.
Bediüzzaman'ın Dokuzuncu Mektup'unda geçen bir söz var; yıllardır aklımdan çıkmıyor: En bahtiyar insan, bu dünyayı bir misafirhane gibi gören ve ona göre yaşayandır. Misafirhanede konaklarsın. Odayı güzel kullanırsın, temiz bırakırsın. Ama o odanın duvarlarını satın almaya çalışmazsın. Koltuğuna tutunup "bu benim, gitmiyorum" demezsin. Çünkü zaten misafirsin.
Peki biz ne yapıyoruz? Geçici olan her şeye, şöhrete, mala, başkasının bize ne düşündüğüne, kaybettiğimiz tartışmalara tüm gücümüzü harcıyoruz. Kırılacak bir şişeye elmas fiyatı ödüyoruz.
9. Mektup'ta çok güzel bir tespite rastladım. İnsanın içinde şiddetli bir merak vardır, derin bir sevgi kapasitesi vardır, güçlü bir inat ve istek vardır. Bunlar boşuna verilmemiş. Ama ne zaman yanlış gidiyoruz? Merakımızı dedikoduda harcıyoruz, öğrenmekte değil. Sevgimizi fani, geçici şeylere bağlıyoruz; kaybedince mahvoluyoruz. İnadımızı küçük, anlamsız şeylerde gösteriyoruz ama gerçek bir davada diz kırıyoruz. Hırsımızı kalıcı olmayan bir şöhret için körüklüyoruz. Oysa bu duygular çok daha büyük şeyler için verilmiş. Tıpkı güçlü bir nehrin doğru yatağa akınca bereketli topraklar sulaması gibi; yanlış yöne aktığında ise her şeyi götüren bir sele dönüşmesi gibi.
İşte en çok sevdiğim kısım burası.
Mektup diyor ki: Nasihatçiler "hırs gösterme, haset etme, inat etme" derlerse tesir etmez. Çünkü bu, insana "fıtratını değiştir" demek gibidir. Kimse içindeki derin duyguyu söküp atamaz. Ama şunu dersen tesir eder: "Bu duyguların yüzünü hayırlı şeylere çevir. Mecralarını değiştir." Hırsını yok etme, onu anlamsız şeylerden kopar, kalıcı olana yönelt. İnadını bitirme, onu boş tartışmalardan çek, doğru davaya sarf et. Sevgini öldürme, onu fani bağlardan kurtar, solmayacak olana bağla. Bu çok derin bir insan anlayışı. İnsanı değiştirmeye değil, dönüştürmeye davet ediyor.
Sonunda hep aynı soruya dönüyorum: Bugün enerjimi neye harcadım? Kırılacak bir şişeye mi, yoksa kalacak bir elmasa mı?
Şişeler parlak görünür, ışığı güzel yansıtır ama düşünce kırılırlar. Elmaslar ise sıradan görünebilir; ağır, yoğun, gösterişsiz. Ama kalmak için yaratılmışlardır.
Bediüzzaman'ın o çağdan bugüne uzanan sözleri, bence tam olarak bunu soruyor bize: Sevdiğin şey kaybolduğunda sen de kayboluyor musun? O zaman çok geçici bir şeyi seviyorsun demektir.
Bu satırları okurken aklıma o arkadaşım geldi yine. Ve kendime sordum: Benim merakım nereye akıyor? Sevgim neye tutunuyor? İnadım neyin için yanıyor?
Cevaplar her zaman rahatlatıcı olmayabiliyor. Ama bu soruları sormak bile başlı başına bir dönüşümün kapısını aralıyor. Belki de en dürüst ibadet, bu soruları kendinize sormak ve cevaplarla oturmaktır.
(Bu yazı, Bediüzzaman Said Nursi'nin "İman ve Küfür Muvazeneleri-Dokuzuncu Mektup" adlı eserinden ilham alınarak kaleme alınmıştır.)
BESTAMİ BOZKURT
Yorumlar