17 Ocak 2026 Cumartesi günü sömestirin ilk günü. Eskilerin deyimiyle 15 tatil.
Biraz gecikmeli kalktım bu sabah.
Ama her sabah telaşlı kalkışlarımın rağmına içimde bir suçluluk hissi…
Bir müşevveşlik hali…
Ruhum karman çorman…
“Handiyse” sevgili Selim İleri’nin sık kullandığı çok hoş bir kelime. “Hani nerdeyse” kısaltması.
Handiyse yapmam gereken çok şey varmış da ben ahesterevlik yapıyormuşum.
İçimde bir boşluk, kocaman bir heyula…
Sanki öyle bir kodlandık ki yaşam bir survivor ve biz önümüzdeki engelleri aşmaya, yaşama tutunmak için sürekli bir varlık yokluk mücadelesi vermeye devam ediyoruz.
“Vakit nakittir” mottosu bize öyle bir yerleştirildi ki sanırsın biteviye vaktimizi nakde çevirmemiz gerektiği hissi, sürgit bir deveranın akışında coşkun akan bir sel olmamız gerektiği, her daim bir sorunun çözülmesi gerektiği, bir sorun olmadığı zaman sanki zamanımız israf ediliyormuş gibi bir suçluluğu siz de yaşıyor musunuz?
Telefonumu zaman zaman bilerek bana en uzak bir köşeye bırakıyorum ve sessize alıyorum. O esnada bile acaba önemli bir konu olur da biri arar mı diye garip bir his dolaşıyor içimde. Kendimi bir suçun ortasındaymış gibi hissediyorum. Neden telefonunu açmadın? Niye o anda cevap vermedin? Suçlamaları kulağımda çınlıyor gibi.
Öğretmen arkadaşım dersine giderken her seferinde telefonunu öğretmenler odasındaki dolabına bırakıyor, telefonun kendisini derste meşgul edeceğinden endişe edip ısrarla telefonunu yanına almıyordu. Kesinlikle iş ahlakının ileri düzeyde olmasından kaynaklanıyordu. Öğrencilerine ayrılan kırk dakikayı sadece onlara harcamak istiyordu.
Ancak bir gün velinin biri ısrarla derste arıyor ve ona göre çok önemli olduğunu iddia ettiği bir konu için ulaşmak istediğini iletiyor ve ısrarla telefona neden cevap vermediğini sesini yükselterek ve üzerine yürüyerek sinir küpü olmuş bir şekilde tekrar tekrar sorguluyordu.
Mesela benim de meşguliyetimden ve yoğunluğumdan kaynaklı açamadığım bazı telefonların “keşke tüm yoğunluğuma rağmen açsaydım” hayıflanmaları yaşadığım oluyor dembedem.
Ama telefonlar hayatımızın tam orta yerine öyle bir bağdaş kurdu ki vazgeçebilmek bir an bile namümkün.
Telefonlarımız o kadar bizi meşgul ediyor ki bazen uzun süren bir bildirim gelmemesi, bir mesaj, bir arama gelmemesi bizi handiyse adeta herkes uzun alımlı teknelere binip ufka doğru süzülmüş de, biz bu dünyanın iskelesinde tek başımıza kalakalmışız gibi.
Kaygı derecemiz sessizlikte yükseliyorsa sessizliğin o mutena akışına alışkın olmadığımızdandır.
Sessizlikte ruhumuzun dünyasında öyle kıvrımlı nehirlerin aktığına şahit oluruz ki dağların sıradağlar şeklinde sıralandığına, kuş cıvıltılarının manalarına, derin orman kuytuluklarında gizlenen nice armoniye… gökyüzünde ayrı bir ahenk yeryüzünde ayrı bir ahenk… ve anlarız ki gökteki ahenk de yerdeki ahenk de, sessizlikte kendini dinleyen kalbe emanet edilmiştir.
Aslında sessizliğin bir sesi vardır onu ancak derin tefekküre dalabilenler duyabilir.
Ne diyor şair?
“Hep bir olağanüstü hal içinde, daima acil durum düzeyinde, sürekli varlık-yokluk kavgasının ortasında, nasıl düşünebilir insan?”
Hakkıyla düşünebilmek için, insanın iç âleminin sessizliğine edeple yönelmesi icap eder.
Düşüncenin kapısı, nefsin gürültüsünden çekilip kalbin sessizliğine varmakla aralanır.
Hakiki tefekkür, içimizdeki gürültünün sükûta ermesiyle başlar.
Tefekküre varmak, kalbin sessizliğinde durmayı öğrenmekle mümkündür.
Yalnızlığa ithaf edilen bir şathiyede Muhyiddin İbnü’l-Arabî şöyle nida eder:
“Sen gelmeyince her şey sendi,
Sen gelince hiçbir şey sen olmadı.
Sen gelesiye ben sendim,
Sen geldin, ben benden oldum.”
Tasavvufa dalıp gidersek yazı uzayacak. 😊😊😊
Ama yalnızlığın insanı iyileştiren bir tarafı var.
Yalnızlığın içindeki sessizliğe çekilmenin insanın ruhunun yaralarına iyi gelen tarafları var.
“Yalnızlığın sessizliğinde erimek, ruhun kanayan yerlerine sessiz bir şifa bırakır.”
BESTAMİ BOZKURT
Yorumlar