Thomas Troward, Edinburgh Konferansları’nda şu sözleri söylemiştr:
“... düşünce gücünün kudreti, sınırlan çizilmiş bir bireyselliğe hapsolunamaz. İnsanın yaptığı, kendisininkiyle kıyaslanamayacak sonsuz bir gücü harekete geçirmek ve onu yönlendirmektir. Zeki, ama kişisel olmayan bu güç, bireyin kişiliğinin izlerini taşıyacak ve böylelikle etkisinin, bireyin ilgilenmek zorunda olduğu durumların objektif algılanmasını engelleyen sınırların çok ötesinde hissedilmesini sağlayacaktır.”
İnsan bilincinin salt beyin-zeka bileşkesinin tüm türevlerinin gündelik hayatı realize etmeye yaradığını, yeme-içme icracısı olarak işlev gösterdiğini algılamak bedenin kendi içinde yaşadığı trilyonlarca devri daimin sonsuzluğunu inkar etmek kadar safderunluk olur.
Bilinç yönlendirilebilen ve birbiri ardına sonsuz spekturumla destekleyen üniter bir yapıdır. Birbirinden bağımsızmış gibi görünen ancak puzzleın parçaları gibi olmadığında natamam ve işlevini yapamaz hal alır.
Aslında okullarda bilinci yönetme diye bir ders konulmalı ve üniversitelerde çeşitli uzmanlar eşliğinde tüm eğitimciler konsültasyona tabi tutulmalıdır.
İnsan kendisini mobilize edebilecek temel bilince ulaşma ufkuna erişebilse tükenmişlik duygusuna kapılmadığı gibi topluma faydalı bireyler toplumun gelişmesine katkılar sunacaktır. Sonuç itibarıyla baktığınızda bütüncül açıdan toplumda suç oranı düşecek, emniyet teşkilatı tüm türevleriyle bu denli büyüklüğünün anlamını yitirdiği yapıya kavuşacaktır. Yani suç oranları düşerse polis teşkilatı çeşitli unsurlarını feshedecek noktaya gelecektir. Bu da sanıyorum toplumun ıslahı adına önemli bir kazanımdır.
Jack Ensîgn Addington % 100 Düşünce Gücü adlı kitabında şunlara yer vermiştir:
“İş hayatında faal bir avukat olarak geçirdiğim on altı yıl ve insanın gerçeği konusunda konferanslar vererek harcadığım yirmi yıl bana bir şey öğretti: İnsan kendisinin en büyük düşmanıdır. Bu süre içerisinde en azından yirmi bin sorunlu insanla görüştüm. Hepsi de kendi sorununun benzersiz olduğunu düşünüyordu, ama benim gözümde hepsinin derdi aynıydı. Bunların hepsi de farklı nedenlerle kendilerini ve hayatta başarılı olma kapasitelerini küçük gören, kendilerini sonuca götürecek doğru yollara düşüncelerini yönlendirmekte başarısız olan, hayatın kendilerine karşı olduğunu düşünen, oysa aslında kendi kendilerine karşı olan insanlardı. Kişi denemeye istekli olursa her zaman geçerli olabilecek bir bilinç yasası keşfettim. Kişi düşünce tarzını değiştirmeye istekli olup bilinçaltına yeni, bilinçli yönler verdiğinde, yaşamında ani bir değişim oluyordu.”
Bilincimizin doğru noktalarına doğru bir yönlendirmeyle doğru hedeflere ulaşabilmek aslında insanın kendi elindedir. Bilincimizi tüm fay hatlarını hesaplayarak, bütün denklemleri yerleştirerek, tüm fonksiyonları sağlayarak mobilize edebiliriz.
Mesela insanların bilinçaltındaki şiddeti bastırabilmek için doğru zamanda doğru yönlendirmelerle tüm partiküllerle bütüncül bir hücumla bilincin topluma faydalı hale dönmesini sağlayabiliriz. Kesinlikle bunu da totaliter bir metodolojiyle değil kontrollü talimatlarla yapabiliriz. Mesela “şiddetini bastır” gibi totaliter bir şekilde değil ya da emniyet teşkilatını sevkederek de mevcut imkanlar ihdas ederek bu imkanlar çerçevesinde bireyi boksörlüğe, kareteye ve şiddetin tüm endikasyonlarına yönledirmek suretiyle bu kişinin ileride mafya, çete, terörist gibi toplumun başına bela olmasının önüne geçilebilir.
Fransız Jeolog ve Paleontolog Pierre Teilhard de Chardin, İnsan Fenomeni adlı kitabında şunları söylüyor:
“Dünyanın sıvı halde olduğu ilk zamanlardan beri aynı büyük gelişmenin birbirini takip eden safhalarını izlemekteyiz. Jeokimya, jeoteknik ve jeobiyoloji yoluyla her zaman anlaşılabilecek tek ve temel bir süreç bulduk -ilk hücreleri oluşturan ve daha sonra sinir sistemlerinin oluşturulmasıyla devam eden süreç. Jeojenezin biyojeneze yükseldiğini gördük, sonra da psikojeneze dönüştü.”
İptidai dönemlerden beri yaşanagelen zıt kutuplu dünyanın çelişkilerle dolu yaşangıları aslında kudemadan bu yana çok da ders almadığımızı gösteriyor. Bir çocuk çok hareketli ve çevreye zarar veriyorsa zor olan oturup çocuğun bilincine doğru yönlendirmelerle çocuğun doğruya ulaşmasına yardımcı olmaktır, kolay olan ise bir tane tokat atmaktır. Saatlerce, günlerce bilincin sağlıklı teşekkül etmesini sağlama yoktur. Kestirmeden bir tokatla işinizi halledebilirsiniz. Fakat bu tokat nihai kertede çocukta nasıl yankılanır? Toka manyağı yapılan bir çocuğun bilim insanı olmasını, avukat, doktor, öğretmen, işadamı olmasını sağlayabilirsiniz belki ama topluma fayda getirmez. Bir doktor hastalarının tedavisi için tüm bilgilerini mobilize etmiyorsa, bir öğretmen öğrencilerini döverek eğitmeye çalışıyorsa bir siyasetçi rüşvete bulaşıyorsa, bir iş adamı naylon faturalarla türlü sahtekarlıklar yapıyorsa topluma fayda getirmez.
Bilincin mobilizasyonu zor ve zahmetli ve uzun vetire gerektiren bir uzmanlık alandır. Biz de uzak zamanlı planlamalarla periyodik çalışmalara başlamalıyız.
Kamusal alan, modern toplum kuramlarında, toplumun ortak yararını belirlemeye ve gerçekleştirmeye yönelik düşünce, söylem ve eylemlerin üretildiği ve geliştirildiği ortak toplumsal etkinlik alanına işaret etmek için kullanılan kavram.
Jürgen Habermas’ın 1970’li yıllarda ortaya attığı bu Habermasçılık metodolisini yani kamusal alanı hedef-kazanım çizelgesinde birleştirip uygulamaya koymalıyız. Reaksiyona dayalı kamusal alandan kurtulup bilincin mobilizasyonuna dayalı yeni bir strüktürel organizmaya kavuşmamız gerekmektedir.
Bu, kantiyen anlamda tüm dünyanın realize etmesi gereken acil eylem planı olmalıdır.
Yorumlar